Gerçekte “DÜŞMAN” kimdir?

Kendini anlayan, insan olmanın anlamını sorgulayan biri için “düşman” var mıdır?

Hrant Dink’in anısına saygıyla…

Bir çok kişi, insan olmanın anlamını üstlendiği rollerle ya da ait olduğu otorite sembolleriyle özdeşleşerek açıklamaya çalışır.

Gerçekten, insan olmanın anlamı bu kadar dar bir alana sıkışabilir mi?

Kimlik, bir üst otoriteyle özdeşleşerek açıklandığında birey kendi sorumluluğunu bir üst otoriteye yükler. Bazen ayıplar, günahlar, bazen hoca efendi, bazen ana-babamızın doğruları, bazen töreler, bazen kötü arkadaşlar üstlenir bu sorumluluğu…

Kişinin bireysel sorumluluğundan feragat etmesi, empati duygusunu yitirmesine sebep olur. Empati duygusunun yitirilmesi, kişinin kendi duygularından, kendinden uzaklaşmasıyla başlar.

Bizim toplumumuzda özellikle erkek çocuklar başta olmak üzere aslında tüm çocuklar, incinmişliklerinden, zayıflıklarından, gözyaşından, yoksunluklarından duydukları eziklikten utandırılarak büyütülür.

Kendi duygularının inkarı, başkalarının acısını anlamayı imkansız kılar. Kendi duygularının verdiği acıyı yaşayamayan biri, aynı acıyı bir başkasına yaşatarak çaresizce bu acısından kurtulmaya çalışır.

İnsan olmak, kendi zayıflıklarının, acısının, çaresizliğinin bilincine varmayı, yüzleşmeyi gerekli kılar.

Kendinin “kurban” rolünde olduğunu görebilmekse, ancak gerçek bir cesaretle mümkündür.

Aksi halde, incinmişliklerimizi, zayıflıklarımızı, yoksunluklarımızdan kaynaklanan utancı, çaresizliğimizi inkar ettikçe içimizde biriken nefret en kolay hedeflere yönelecektir. Kimdir onlar?

- En savunmasız bulduklarımız: çocuklar, kadınlar, azınlıklar, cinsel tercihi farklı olanlar vb.

Kendi içindeki kurbanla barışamayanlar, dışarıda hedefledikleri kurbanlara yönelttikleri nefret ve şiddet eylemleriyle tedavi olmayı umarlar, farkında olmaksızın.Ve, elbette tedavi olamazlar.

Korku tarafından yönlendirilen en başta kendine, acılarına yabancılaşmış biri, merhamet, sevgi, şefkat ve empati duygusunu da yitirmiştir.

İçindeki acıya kaynaklık eden “iç düşman”ı ile yüzleşemeyen biri kendine “dış düşmanlar” bulmakta zorlanmaz.

Hrant Dink cinayetinde adı geçen her iki gencin ailesi de “çok iyi çocuklar” olduğunu söylüyorlar.

Ne demek “çok iyi çocuk”?

“Sessiz, sakin, otoriteye boyun eğen, büyüklerinin yanında susarak saygıda kusur etmeyen” diye açıklayabiliriz belki.

Kendi duyguları, arzuları, fikirleri dinlenmeyen çocuklar. Büyüklerinin yanında susan, büyüklerini sessizlikleriyle onaylayan çocuklar. Sonrasında sessizlikleri saatli bombalara dönüşen çocuklar…Aslında var oluşları kutsanmayan, hatta onaylanmayan, fikirleri, seçimleri doğdukları an’dan itibaren yok sayılan çocuklar. Göstermelik suskunlukların bir değer olarak öğretildiği çocuklar.

Değerler sisteminde sessiz ve sakin kalmak, büyüklerin yanında susmak iyi insan olmakla eşdeğer tutuluyorsa; aynen seri benzinci cinayetlerini işleyen kişilerin yakınlarının düştüğü şaşkınlığa benzer elbet, Ogün Samast ve Yasin Hayal’in ailelerinin söyledikleri de…

Varoluşu reddedilen bir çocuk, özdeğer duygusundan yoksun büyür. Özsaygı ve özsevgi geliştiremez. Daha ötesi, içinde hissettiği öznefreti yansıtabileceği kurbanlar arar. Kendi yarattığı dış düşman’ı yokederek, kendi içindeki düşmandan kaçabileceğini sanır.

Arno Gruen diyor ki, “düşmanlar bizi kendi yaralanmışlığımızı görmekten uzak tutarlar. İnsan başkalarını cezalandırabildiği, aşağılayabildiği hatta yokedebildiği sürece kendi kendiyle yüzleşmek zorunda kalmaz.

Kendi uydurduğu düşman her yerdedir. Bunu her gün yabancı düşmanlığı yapanların taşkınlıklarında, Balkanlar’daki, Rusya’daki, Güney Amerika’daki, Afrika ve Asya’daki savaşlarda yaşıyoruz.Başkalarına yöneltilen şiddet çok farklı ideolojik renkler taşıyabilir ve zayıflara, yoksullara, hastalara, sakatlara karşı saldırganlıktan, “ırkın saflığı” için savaştan, “kutsal” savaşa kadar uzanabilir. Ancak bunların ardındaki nefretin kökleri, her zaman kendilik nefretinde, inkar edilmesi gereken kendi kurban oluş durumuna duyulan nefrette yatar”.

Korku, saldırganlık ve itaatkarlık üçlüsü; öznefret duyan kişileri bir cinayet makinesine dönüştürebilir.

Peki ne yapmalı?

Bu ülkede sevgili Rakel Dink’in söylediği gibi bir zamanlar masum bir bebek olduğunu bildiğimiz birilerinin katile dönüşmemesi için ne yapmalı? Masumiyetin henüz yitirilmediği o noktada ne yapmalı?

Empatiyi, sevgiyi, şefkati var edebilmek için ne yapmalı?

- İnsan olmanın anlamını önce biz sorgulasak?
- Değerler sistemi sağlam, iç referanslarıyla hareket eden, bağlı ancak bağımlı olmayan bireyler olabilsek?
- En üstte insan olmanın, insan yaşamı’nın yer aldığı değerler sistemini önce biz kabul etsek, sonra çocuklarımıza öğretsek?
- Çocuklarımızı görsek, duysak, kabul etsek?
- Çocuklarımızı itaat ettikleri için ya da kurallara göstermelik de olsa uydukları için ya da başarıları için değil, sadece var oldukları için, kendileri oldukları için sevebilsek?
- Duygularını yaşamalarına izin versek, aşağılamasak, hor görmesek, görmezden gelmesek?
- İlgiden, sevgiden yoksun bırakarak cezalandırmasak?
- Özsevgi, özsaygı, özdeğer geliştirmelerine yardımcı olsak?
- Tabii bunun için en başta kendi incinmişliklerimizi, acımızı, zayıflığımızı, iç düşmanımızı bulsak, onunla yüzleşmeyi gerçekten istesek, cesaret edip gözlerinin içine bakabilsek?
- Acımızı yaşamaktan utanmasak?
- Acıyı yaşayabilmenin başkalarının acısına da duyarlı olmayı getirdiğini idrak etsek?
- Korku, öfke, acı, zayıflık her ne ise kaynağı iç düşmanımızı sarıp sarmalasak da dış düşmanlar aramaktan artık vazgeçsek?
- Başkalarına acı vererek kendi acımızdan kurtulamayacağımızı anlasak?
- Cinslerin, ırkların, milliyetlerin, renklerin, dinlerin üstüne insan olmayı, can verilmiş bir varlık olmayı koyabilsek?

ARTIK YAPABİLSEK!

BELKİ O ZAMAN BİR ZAMANLAR BEBEK OLAN BİRİLERİ,

“DİĞERİ” OLANLA EMPATİ KURAR DA, CAN ALMAK VE CAN YAKMAKTANSA VERİLEN CAN’IN KIYMETİNİ BİLMEYİ ANLAR…

AYLA AKBUAR


++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

Kirpi Hikayesi

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler.

Ama en çok kayıp veren kirpilermiş.

Çünkü onların pekçok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri varmış.
Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aranmaya
başlanmış. Nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya
toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.

Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava geçişini önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış.
İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama başka bir problem çıkmış ortaya.

Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından, dikenleri nedeniyle yaralanmalar gerçekleşmiş.
Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu sefer de donanlar olmuş.

Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla, sonunda birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı da öğrenmişler."

Kısacası; bizim de uzun dikenlerimiz var.
Bunlar hayata karşı filtrelerimiz. Bazen faydalı, bazen de zararlı...
Çoğu zaman kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.
Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza...

Ne var ki sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.

Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz.

Aynen kirpiler gibi...

Dr. Ofelya Cabral; Hipnoterapist ve aile hekimi

+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

Fena halde mutsuz adam...

Bir zamanlar bir tepenin üzerindeki villada bir oğlan çocuğu yaşarmış. İyi de yaşarmış.. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş. Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış. Bir gün Tanrı'ya "Büyüdüğüm zaman neler isteğimi buldum, uzun uzun düşünüp" demiş...
"Neler" demiş Tanrı'ya...
"Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapısında iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde... Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen... "Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim. Büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü, milli santrfor olsun.
"Ben bir seyyah olayım...
Okyanuslara yelken açayım, dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım, yollarda... "Ne güzel bir hayal bu" demiş, Tanrı... "Mutlu olmanı dilerim..."
Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii. Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtan bir şirket kurmuş. Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil, kısaymış. Saçları siyahmış ama, gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söyleyemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış. İşi dolayısı ile, kent dışında bir villada değil, kentte bir apartmanın teras katında oturmak zorunda kalmış, ama evinin deniz manzarası gene harikaymış. iki St. Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama, evinde harika tüylü bir Ankara kedisi varmış. Üç kızı olmuş. En küçükleri tekerlekli sandalyede yaşamak zorundaymış, ama en güzelleriymiş. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlikte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş, bazen. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş. İyi para kazanmış ama, Öyle kırmızı bir Ferrari'si olmamış. Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş...
"Ben" demiş, "Hiç mutlu değilim..."
"Neden" demiş, arkadaşı... "Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar da çalamıyor."
"Karın çok güzel" demiş, arkadaşı... "Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik." Adam dinlememiş bile onu...
Bir gün karısına "Hiç mutlu değilim" diye dökmüş içini... "Neden" demiş karısı... "Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47'nci katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard'ın yaşayacağı bir bahçem olsun isterdim, hani nerede..."
"Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz" demiş karısı... "Oturduğumuz yerden okyanus görünüyor. Gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kedimizi okşuyor, güzel kuşların resimlerini yapıyoruz... Üç de harika çocuğumuz var.." Adam dinlemiyormuş bile...
Ruh doktoruna koşmuş bir gün...
"Ben mutlu değilim" diye...
"Niye" demiş, doktor...
"Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi... "Ama sattığım tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor" demiş, doktor...
Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 dolar vizite yazıp yollamış.
Bir gün muhasebecisine "Ben çok mutsuzum" demiş...
"Neden" demiş, muhasebeci...
"Bir kırmızı Ferrarim olsun isterdim hep... Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığın da sorunum var." "İyi giyiniyor, en iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa'yı, Amerika'yı gezdin" demiş, muhasebeci. Ama adam dinlemiyormuş bile... Muhasebeci adama 100 dolar danışma ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü. Adam, rahibe "Çok mutsuzum" demiş.
"Neden" demiş, rahip...
"Üç oğlum olsun isterdim. Biri bilim adamı, biri politikacı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile.."
"Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var" demiş rahip... "Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası.."
Ama adam dinlemiyormuş bile...
Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücuduna bağlı teller hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş.
Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları, ve rahibi yatağının başına toplanmışlar. Onlar da üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ve muhasebecisi imiş.
Bir gece adam hastane odasında Tanrı ile yalnız kaldığında "Tanrım" demiş... "Hatırlar mısın, çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım."
"Hatırladım" demiş, Tanrı... "Güzel bir hayaldi."
'Peki, niye onların hiçbirini vermedin bana" demiş, adam...
"Verebilirdim" demiş Tanrı.. "Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim."
"Bak neler verdim sana... Bir güzel, sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat.. Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu." "Evet" demiş, adam... "Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım."
"Ben de senin, benim gerçekten istediğimi vereceğini sandım" demiş, Tanrı...
"Sen ne istedin ki" demiş, adam hayretle.. Tanrı'nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemiş hayatında.
"Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim" demiş Tanrı...
Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş. Sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine "Keşke bunu hayal etseydim" dediği bir hayal...
Bu defaki hayalinde, zaten sahip olduğu şeyler varmış hep.
Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47'nci kattaki dairesinde çok mutlu yaşamış. Kızların şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün...
Geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar, gülümsermiş...
Sınır tanımadan büyük düşünmek... Hayal gücünü sonuna kadar zorlamak... Ama elde ettikleri ile de mutlu olmayı bilebilmek...
Tanrı'nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı...
Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı...

Loren Seibold


+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

ATEŞ ALTINDA MOTİVASYONU YÜKSEK TUTMAK:
Son zamanlarda iş dünyasında ateş altında olmadığını hisseden bir sektör var mı? Sanmıyorum.
Varolan global kriz, kendini çok şiddetli ve tehlikeli bir şekilde ortaya koydu. Peki, kurumunuzun bu tehlikeden hangi oranda etkileneceğini gerçekçi olarak fark etmek ve önlem almak mümkün mü?
Tehlikenin varolmadığını ve etkilenmeyeceğini iddia eden biri, ya noktaları birleştiremiyordur, ya gereğinden fazla iyimser bir yaklaşımla sorunu küçümsüyordur ya da kibri dolayısıyla gelecek olanı reddediyordur. En az etkilenecek olanlar ise, kriz yönetimi ekipleri isdihdam edenler ve proaktif olarak acil durum ve önlem paketlerini güncelleyenlerdir desek yanlış söylemiş olmayız.
Öncelikle; her bir kurumun varolan durumu objektif olarak değerlendirmeye ihtiyacı var: Müşteri şikayetleri ne durumda? Çalışanlarınız varolan durumla başa çıkabiliyor mu? Hastalık izinleri arttı mı? Yönetimde aksaklıklar ya da suçlamalar var mı? Kurum imajınız krizde yeterince güçlü görünüyor mu? Sektörde ya da kurumunuzun içinde dedikodular arttı mı? Can sıkıcı gerçeklerle yüzleşebiliyor musunuz? Tehlikenin ulaşabileceği en üst düzey, kurumunuzu ne kadar etkileyebilir?
Objektif değerlendirme için öneriler;

  • Değerlendirme sadece üst yönetimin denetiminde değildir. Krizin gerçek boyutlarıyla ilk yüzleşenler genellikle alt kademe çalışanlardır. Tüm düzeyden çalışanların dile getirdiği sorunları ve olası çözümleri dinleyin.
  • Çekirdek bir kriz yönetimi ekibi oluşturun.
  • Krizler her an değişen olaylarla şekillenirler. Her gün krize dair yeni bilgiler güncellenir. Varolan durumla ilgili olarak sürekli bilgi toplayın ve durum değerlendirmesi yapın.

Krizde çözüm için sorumluluğunun 2 boyutu vardır:

  • Kurumun sorumluluğunda olanlar
  • Çalışanların sorumluluğunda olanlar

Her türlü krizin çözümü ise iki adımda mümkündür:

  1. Problemi çözmek
  2. Duyguları yönetmek

Kurumlar genellikle problemi çözmek için giderleri kısma yoluna giderler; tasarruf önlemleri alınır, eğitimlerden vazgeçilir, dönemsel kutlamalar yapılmaz vs. Önemli bir gerçek var ki, problemi çözmek adına yapılan tüm bunlar, duyguları yönetmeyi imkansız kılar. Duyguları yönetemeyen bir kurum ise, müşterileriyle bağını koparmaya yaklaşmış demektir. Öncelikle, duyguları yönetmeden problemi çözemeyiz!
Peki problemi çözerken, duyguları da yönetmek için ne yapılmalı?

  1. Çalışanlarınıza kurum için değerli olduklarını hissettirin. Maddi değerden çok, takdir ve onay mekanizmasını harekete geçirin. Günün/haftanın/ayın çalışanını seçin. Araştırmalar, başarıya odaklanmanın bu tür onurlandırmalarla arttığını gösteriyor.
  2. Kurumunuzun vizyonunu, hedeflerini ve değerlerini tekrar ve tekrar çalışanlarınızla paylaşın. Vizyon,hedef ve değerlerinizin dışında değil, ortak olmalarını sağlayın.
  3. Eğer tasarruf önlemlerini devreye sokmak sözkonusuysa, bunu öncelikle durumdan direkt etkileneceklerle olmak üzere tüm çalışanlarınıza en yapıcı ve onurlandıracak şekilde bildirerek yapın. Böyle bir yaklaşım tüm çalışanlarda oluşabilecek, öfke, üzüntü, suçluluk duygusu, hayal kırıklığı ve korku vs gibi yıkıcı duyguları yönetmelerine olanak verecektir.
  4. Çalışanlarınızla dürüst ve açık iletişim kurun. Sorunlara ve çözüm yollarına dair gerçekleri ne kadar bilirlerse o kadar sorumluluk üstleneceklerdir.
  5. Çalışanların sorumluluk almalarına, çözüm üretmelerine izin verin. Çözümü sadece yönetimin üretmesi gerektiğine dair inancı beslemeyin. Kendi sorumluluk alanlarında kendi çözümlerine ulaşmaları için cesaretlendirin.
  6. Müşterilerinizin duygularını yönetmek için, onların söylediklerine karşı kulağınızı dört açın. Müşterilerinizden gelen her alarm işaretini bir fırsat olarak değerlendirip, sadakatlerini artırabilirsiniz.
  7. Çalışanlarınızın bireysel olarak duygularını yönetmeleri için yol gösterin. Uyku düzeni, beslenme, stresle başaçıkma, çatışma çözme konularında donanım kazanmaları için iç eğitmenler ya da dış eğitmenler yardımıyla eğitimler verin. Duygu yönetmek, sonradan öğrenilebilen bir beceridir. Kriz dönemlerinde kendi haline bırakılan çalışanlar için duyguyu yönetememek müşteriyi yönetememek anlamına gelir. Unutmayın ki, kriz zamanları aynı zamanda fırsat içeren dönemlerdir.
  8. Maddi yükü olmayan ve takım ruhunu canlı tutacak organizasyonlar düzenleyin. Kurumunuzda bir sosyal kulüp kurulması, yarışma düzenlenmesi vs.
  9. Yönetim ekibinin uyum içinde çalışmasını sağlayın. Kriz dönemleri, iç bölünmelerin sonuçlarının çok ağır olduğu dönemlerdir. Yönetim ekibi, kurumu bir arada tutan tutkal gibidir. Ekibin bütünlüğü için, suçlamalardan uzak durun, ego kontrolü sağlayın, bu amaçla gerekirse danışmanlık hizmeti alın.
  10. Kurumsal imaj ve kurumsal itibarınız üzerinde yoğunlaşın. Çalışanlarınızın kişisel kalitelerini yükseltmeleri, profesyonel imajlarını kurumun hedeflediği biçimde geliştirmelerine destek olun. Medya ve diğer iletişim araçlarını kurumsal itibarınızı destekleyecek şekilde kullanın. Sonuçta, toplumun geneli üzerinde uyandırdığınız duyguları olumlu yöne çevirmek, itibarınızı artıracaktır.

Krizde oluşan problemlerin çözümü her kurum farklı olmasına rağmen, duygu yönetmek kriterleri ortaktır.
Çözüm adımlarını uygularken;

  • Proje yönetimi teknikleri uygulayın.
  • Kurumun önceliklerine odaklanın.
  • Mutlaka yapılanların ve sonuçlarının kaydını tutun ki objektif olarak iyileşmeyi ya da ders alınması gereken noktaları fark edebilin.
  • Zamanlama ve plana uygunluğu kontrol edin. Zamanlama konusunda “gerektiği kadar” hızlı ve kararlı kalın.
  • Çözüme dair çalışanlara, medyaya ve müşterilere doğru ve tutarlı bilgi verilip verilmediğini kontrol edin.
  • Çözümlerin yönetimden alt kademelere kadar benimsenmesi ve içselleştirilmesi için çaba harcayın.
  • Yöneticilerin kriz dönemlerinin gerektirdiği gibi, güven uyandıran ve kendine güvenen, güçlü ve ulaşılabilir liderlere dönüşmelerine yardımcı olun.

Krizler kaçınılmaz olarak yaşanıyor ve yaşanacak.
Kriz dönemini fırsat dönemine dönüştürecek stratejileri uygulamak, kurumunuzun sadece ayakta kalmasını değil, büyümesini ve güçlenmesini de sağlayacak. Bunun için de morali yüksek çalışanların desteğine, etkili çözüm planlarına ve güçlü liderlere ihtiyacımız var.
Üzerimize gölgesi çöken bulutun ardında parlayan bir yıldız var.
VICTOR HUGO
Yazan: Dt. Ayla Akbuar
İK, Eğitim ve Yönetim Danışmanı

+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

2010 ve İNSAN KAYNAKLARI STRATEJİLERİ:

Her gelen yıl umutla mı gelir?
Her yeni yıl umutla gelir, evet! Ancak bu sefer umut’un yanı sıra temkin de var…

2009 kolay bir yıl değildi. Küresel ekonomik kriz, tüketicilerin harcamalarını kısmasıyla beraber kurumların da benzerini yapmalarına sebep oldu. Her sektör yaptıklarını, yapacaklarını tekrar gözden geçirmek ve yeniden planlamakla uğraştı. Her kurum krize dayanıklılıkla test edildi.

Bu süreçte yapılan bir araştırma sonucunda; tüm organizasyonlar için en önemli dış baskılar;

  • %80 Ekonomik istikrarsızlık
  • %35 Artan rekabetçi dış ortam
  • %34 Mevcut piyasadaki yetenek yoksunluğu

Olarak görülmekte. (kaynak: Aberdeen Group)

Geçtiğimiz yıl, ekonomik istikrarsızlığın en büyük yönlendirici olmasından yolaçıkarsak; kurumların mevcut stratejilerini operasyon maliyetlerini azaltmak üzerine kurmalarını da anlamak kolaylaşır. Ekonomik belirsizlik 2009 ajandasında kurumun bütçeyi artırmadan istikrarlı olarak performansın yüksek tutulması ilkesine sarılmasını gerekli kıldı.

Bu da başta İK departmanları olmak üzere kurumun, doğru pozisyona, doğru yetenekleri, doğru strateji ve doğru zamanda yerleştirmelerinin önemini anlamalarıyla mümkün olabildi…

2010 bir önceki sene başlayan krizin etkilerinin sürmesinin beklendiği bir yıl… Doğru yerdeki doğru yeteneği korumanın yanı sıra, yeni yetenekleri de kuruma katarak; daha az bütçe ile daha yüksek verimlilik elde etmeyi becerebilen kurumlar için 2010 yılının daha kolay geçeceğini söyleyebiliriz.

Bağlı ve verimli bir işgücü, kurumun en büyük silahıdır. Daha azla daha fazla üretmenin gerekli olduğu bir ortamda, kritik nokta “insan”dır.
Farkı yaratanın “insan” olduğu gerçeğini bilmek; insan’a odaklanmayı, kurumun çalışanına doğru stratejiyle yatırım yapmasını öngörür. Doğal olarak; bunun kuruma geridönüşünün  de; yüksek hizmet kalitesi, bağlılık, yüksek performans ve verimlilik olması kaçınılmazdır.

Yapılan bir araştırmada; 2009’da sınıfının en iyileri olan organizasyonlar için belirlenen en önemli İnsan Sermayesi Stratejileri;

  • %42 Çalışan bağlılığını artırmak
  • %23 Halihazırda organizasyonda mevcut yeteneklerin geliştirilmesi
  • %23 İşgücünü organizasyonel hedeflerle bağdaştıran programların geliştirilmesi

Olarak belirlenmiştir. (kaynak: Aberdeen Group)

Buna göre, çalışanın bağlılığı ve verimliliğini yüksek kılacak yatırımın, kişinin gelişimine hizmet etmesinin yanı sıra, kurumun bütünsel ticari ve organizasyonel strateji planlarıyla uyum içinde olması gerekir. Bütçenin kısıtlandığı bir ortamda bunun gerçekleştirilmesinin görece olarak daha zor ve işbirliği gerektirdiği açıktır.

Çalışanların kriz süresince hissettikleri işlerini kaybetme korkusu, 2009 kadar olmasa da 2010’da da etkisini sürdüreceğe benziyor. 2010 krizin etkilerin yokolmayacağı ancak, etkilerinin öngörülemeyecek ölçüde devam edeceği bir yıl olarak tanımlanıyor.

Yönetimin de, bu kaygı ve korkuları minimuma çekmekle ilgili sorumluluğu yüksektir.

Her kriz ortamının, içindeki fırsatları da barındıracağı gerçeğinden yolaçıkarsak; çalışan açısından bunu bir ucunda korku ve kaygıyla depresif bir “iş yapıcı” (iş yapıcı: işini elinin ucuyla tutan), diğer ucunda sağlıklı bir İK politikasıyla yüksek performans ve kurum için vazgeçilmez olmayı hedeflemiş bağlılığı yüksek “işgücü” olan bir tahterevalli olarak görebiliriz.

Tahterevallinin “yüksek verimlilikte işgücü” tarafında kalabilmesi için, kurumların İK stratejilerinin varolan durumu her ne pahasına olursa olsun korumaktan ziyade, daha geniş bir vizyonla yapılabileceklerin saptanması ve akıllı bütçelerle “insan sermayesi yönetimini” hedeflemeleri gerekmektedir.

Mesele, bütçeyi minimumda tutarak krizi yönettiğini sanmak değildir. Bu durum sadece  depresif işyapıcıların verimliliği düşürmesine sebep olur. Mesele, harcananın geridönüşünün  öngörüleceği bir vizyona sahip olmaktır. Bu amaçla, kurumun ticari ve organizasyonel stratejileriyle uyumlu eğitim ve gelişim planı, bütçesinin miktarıyla değil, kuruma kazandıracaklarıyla değerlendirilmelidir. Kriz dönemleri doğru stratejilerle kurumun güçlenmesine hizmet edebilir. Aynı şekilde, varolan yeteneklerin bağlılığını ve verimliliğini artırmak amaçlı işbaşı eğitimleri ya da koçluğu maliyetiyle değil, verimliliğe olan katkısıyla değerlendirilmelidir.

Son olarak 2010 için İK önerilerimiz;

  • “Olumlu Ortam” projeleri üretin. Çalışan mutluluğunu artıracak programları destekleyin.
  • Kurumun değerler sistemine uygun çalışanlar seçin.
  • Yetenek havuzunu genişletin.
  • Varolan yetenekleri geliştirmek, bağlılıklarını ve verimliliklerini artırmak amaçlı işbaşı eğitimleri ve birebir koçluk hizmeti sunun.
  • Çalışanların “verimliliği ve aidiyeti yüksek işgücü” olmalarının sorumluluğunu onlara iade edin. Kendileri için aldıkları sorumluluğu ödüllendirin.
  • Bütçenizin verimliliğe geridönüşünü hesaplayın. Yönetimi,  “Stratejik İnsan Sermayesi Yönetimi’ne ikna edin.
  • IT teknolojisini bazı süreçlerde daha verimli kullanarak maliyetleri düşürün.
  • Bazı hizmetleri dışarıdan almanın ekonomik ve işlevsel önemini hatırlayın. Danışmanlık hizmetlerinden yararlanın.

 
YAZAN:
PSİKOLOG AYLA AKBUAR
YÖNETİM, EĞİTİM VE İK DANIŞMANI
akbuar@empatiegitim.com
www.empatiegitim.com